02.11.2026

9 Kasım’da, 30 yıldır yaşadığımız evimizin ışıklarını söndürecek, sunucularımızı kapatacak ve gideceğiz. Gazete artık yok. Rusya makamları ve Rus istihbarat servisleri, yayın kurulumuzu çalışmayı bırakmaya zorladı.

Ülkemizle ve onun vatandaşlarıyla birlikte geçirdiğimiz otuz yılı aşkın yaşamımız, geçimimizi sağlayacak hiçbir imkânımız olmadan, sokakta ve sürekli baskı tehdidi altında sona erecek.

Yaşamımızın bu yılları mutluydu; üretimle, umutlarla, okurlarımızla, dostlarımızla, yazılarımızla ve filmlerimizle doluydu. Ancak zaman zaman bu yıllar tarifsiz derecede acıydı.

Acıydı, çünkü çetelerin hüküm sürdüğü 90’lı yıllarda değil, tam da bu rejimin iktidarı döneminde, siyasi nedenlerle, mesleki ve yurttaşlık görevlerini yerine getirdikleri için meslektaşlarımız öldürüldü: İgor Domnikov, Yuri Şçekoçihin, Anna Politkovskaya, Stas Markelov, Anastasiya Baburova ve Natalya Estemirova.

Tahliye edilmemize ilişkin yazıyla aynı anda, okurlarımızın bağış göndermesini sağlayan bağış sistemi de devre dışı bırakıldı. Yani bizi tüm maddi imkânlarımızdan mahrum bıraktılar. Tamamen.

Bu, eşgüdümlü bir operasyondur. Bankaların, bunu kendi kurumsal iç kuralları doğrultusunda yaptıklarına ilişkin mazeretlerine kimse inanmayacaktır. Bunlar, devletin baskı aygıtı tarafından belirlenen dış kurallardır. Her kurumun çatısı altına sızmış FSB görevlilerinin koyduğu kurallar. Ülkeyi kendi mülkleri olarak görüyorlar.

Askerî harekâtın başlamasının ardından, diğer tüm gazeteciler gibi biz de çağımızın en önemli ve en trajik olayları hakkında konuşma imkânından mahrum bırakıldık. Ülkeye sansürü geri getiren yasalar çıkarıldı. Ardından bu sansür, insan yaşamının neredeyse bütün alanlarına yayıldı.

Yetkililer tüm internet kaynaklarımızı engelledi. Devlet matbaamıza el koydu. Diğer matbaalarda ise konuşlanmış istihbarat görevlileri ve sansürcüler gazetemizi basmayı reddetti. Çalışanlarımızın çoğu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Ardından devlet, medya kuruluşu olarak tescilimizi iptal ederek emeğimizle para kazanma hakkımızı elimizden aldı.

Genel yayın yönetmenimiz, Nobel Barış Ödülü sahibi Dmitri Muratov’a saldırı düzenlendi. Bu saldırı sonucunda neredeyse görme yetisini kaybediyordu. Saldırganlar bilinmesine rağmen ceza soruşturması açılmadı.

Daha sonra gazetecilerimizi, işe genel yayın yönetmenimizden başlayarak, “yabancı ajan” ilan etmeye başladılar.

Ardından yayın kurulu yönetimi hakkında idari soruşturmalar açıldı.

Çeçenistan’da köşe yazarımız Elena Milaşina kaçırıldı ve ölümün eşiğine gelinceye kadar dövüldü.

Gazetenin yayın yönetmeni Oleg Roldıgin’i, gazetecilik yaptığı gerekçesiyle suçlayarak rehin aldılar. Yakında mahkemeye çıkacak.

Novaya Gazeta’nın yayın kurulunda saatlerce süren bir arama yapıldı. Genel yayın yönetmeninin evinde de arama gerçekleştirildi.

Bu yılın eylül ayında bütün yayın kurulu “yabancı ajan” ilan edildi. Gazeteciler ve yazarlar dâhil olmak üzere yüzden fazla kişi bu listelere kaydedildi.

Yaklaşık beş yıl boyunca, istihbarat servislerinin dört bir yanımızı sardığı kuşatma altında çalışmayı başarabildik.

Ve şimdi her şey sona erdi. Kendimizi bir “öldürme bölgesinde” (kill zone) bulduk.

Bu yalnızca bizim kişisel hikâyemiz değil. Aynı şekilde son darbeleri indirilen bir ülkenin ve toplumun hikâyesidir.

Bunu FSB, Adalet Bakanlığı, Savcılık ve devleti özelleştirip iktidarı gasp eden diğer kurumlar yapıyor. Bu, Sovyet dönemine duyulan bir nostalji değil. O nostalji söyleminin ardında neredeyse bir askerî diktatörlük inşa edilmiş durumda.

Anayasal düzeni koruduklarını söylüyorlar. Hayır, bu anayasa karşıtı bir düzendir. Çünkü Anayasa tecavüze uğramış, dövülmüş, ağzı bantlanarak uzun yıllar hapse atılmıştır. Tıpkı yalnızca Anayasa'nın hükümlerine uyan binlerce yurttaş gibi. Tıpkı evlerini terk ederek bilinmezliğe doğru yola çıkmak zorunda kalan on binlerce başka yurttaş gibi.

Artık Stalin'in 1937 yılı yaşanmadığını, baskıların yalnızca bir tür “dijital nitelik” taşıdığını söylemekten vazgeçin. Bunlar devlet eliyle gerçekleştirilen baskılardır. Ve hücrelerde ölenler rakamlar değil, insanlardır. Nokta.

İnsan hayatı anlamını yitirdi ve değersizleştirildi.

"Anayasa" kelimesi bugün alaycı bir gülümsemeye ve kahkahalara neden oluyor. Herkeste. Hâkimlerde bile. Özellikle hâkimlerde. Bunun ülkenin temel yasası olduğuna ve devlet başkanının bu Anayasa üzerine yemin ettiğine artık kimse inanmıyor. Dikkat edin, resmî propaganda uzun zamandır devlet başkanını Anayasa'nın güvencesi olarak nitelendirmiyor.

Ülkede insan hakları ve özgürlükleri ortadan kaldırıldı; bunların savunulması ise suçla eşdeğer hâle getirildi. Seçimler ve seçilmiş yönetim organları fiilen ortadan kaldırıldı. Sivil toplum kurumları tasfiye edildi. Vicdan özgürlüğü ve insan onuru ayaklar altına alındı. Özel hayat, kirli ellerle ters yüz edildi.

Anayasa'nın 29. maddesinin bugün nasıl bir alay konusu olduğunu görmüyor musunuz? Oysa bu madde şöyle der: "Sansür yasaktır."

Yargı, hukuk ve adaletle birlikte yok edildi. Bir düşünceye, bir inanca sahip olmak artık devlet ihaneti sayılıyor.

Oysa ihanet, devletin kendi Anayasası'na ihanet etmesidir. Ve bu ihanet, dünyanın gözleri önünde şu anda işlenmeye devam eden, kesintisiz bir suçtur.

Novaya Gazeta'nın öldürülmesi de bunun bir başka kanıtıdır.

Bunca yıldır tam olarak bunları yazdık. Yazabildiğimiz sürece. İşte bu yüzden öldürüldük.

Bizi duyan herkese teşekkür ederiz.

Yayın Kurulu

NOT: Son Sayı Çıkacak

 

Kaynak: https://novayagazeta.ru/articles/2026/10/30/nas-ubili